Seyh Said - İdam Töreni ve 47 Sehpa Yanyana

2008-06-28 17:06:00

 

 
 
“Ölüm töreni” hazırlıkları, daha mahkeme kararı açıklanmadan başlamıştı. Asılacakların sayısı bilinmiyormuşçasına yetecek kadar sicim, darağacı için kalas, birkaç gün önce satın alınıp depolanmış, cellâtlar da tedarik edilmiş, askeri garnizonda misafir edilmişlerdi. 

28 Haziran 1925 Pazar sabahı, mahkeme heyeti, kararını açıklamak üzere daha sahneye çıkmadan, Diyarbakır’ın Dağkapı meydanında çekiç, testere ve keser sesleri duyulmaya başlamıştı.


“Darağacı” ayaklarının aynı boyda, başka bir deyişle, askeri disiplin kurallarına göre “nizami” olması, estetik durması için testereyle kesilip eşitleniyordu.

Darağaçlarının bulunduğu alanın hemen ötesinde, ta kalkıp Ankara’dan gelmiş seçkin konuklarla, Diyarbakır’daki asker, sivil yöneticiler, eşleri, çocukları ve davetlilerin “idam töreni”ni, huzur içinde seyretmeleri için tribün inşa ediliyordu.

Mahkeme kararını açıkladığında, “darağaçları” (sehpa) çoktan kurulmuş, bacakları arasından sicimler sallandırılmıştı bile. Tribün inşaatı ise henüz sürüyordu.

Fakat estetik kaygıyla, sehpaların boy hizasına önem verenler, yasaların gereklerini hesaba katmıyorlardı. Osmanlılardan kalma yasa maddelerine göre, aynı gün, saat ve zamanda ve aynı yerde birden fazla kişi asılacaksa eğer, darağaçları, mahkûmların birbirini göremeyecekleri, seslerini duyamayacakları aralıklarla kurulmak zorundaydı.65

Yasanın bu maddesi, Seid Abdülkadir ve arkadaşları için uygulanmamıştı. Şimdi bir kez daha yadsınıyor, unutuluyordu. Darağaçları, ayaklar birbirine değecek yakınlıkta kurulmuştu.

Özenle hazırlanmış, bütün ayrıntıları programlanmış “idam töreni” gece yarısından sonra başladı. Törene çağrılı “Erkan” mihmandarlar tarafından karşılanıp, tribündeki yerlerine oturtuldu.

“Devletin erkânı” ve seçkin konuklan rütbelerine, makamlarının konumlarına uygun düşecek biçimde oturmuşlardı.

Diyarbakır’ı birkaç ay önce Şeyh’e karşı savunmuş olan komutan Mürsel Paşa, mahkeme heyeti, töreni görmek için Ankara’dan kalkıp gelen Diyarbakır milletvekilleri Cavit Ekin ve Şeref Bey, askeri, sivil şefler ve eşleri, çocukları önlü arkalı, yan yana tiyatro sahnesinin açılmasını, ya da futbol maçının başlamasını bekleyen seyirci sabırsızlığıyla oturuyorlardı.

Mürsel Paşa, seçilmiş milletvekilleri ve mahkeme heyeti bir kümeydi. Törenin başlamasını beklerken, aralarında görüşülüp konuşarak “memleket ahvalini” değerlendiriyor, gülüşmeleri bazen kahkahaya dönüşüyor ve sesleri meydanda yankılanıyordu.

Meydanın düzenlenmesi ve dekoru, bir ölüm ayininden çok, bir şenliği, kutlama törenini andırıyordu. “Kutlama şenliğinden” tek eksiği, alanın taklarla, çiçeklerle bezenmemesi, bando-mızıka takımının eksikliğiydi. Bunun dışında her şey yerli yerindeydi.

Tören, bir gün önce şehre ilan edilmiş, isteyenlerin seyre gelebileceği duyurulmuştu. İdamı görmek isteyen meraklı kalabalığı saatler öncesinden, “tören alanı” Dağkapı’ya akın etmeye başlamıştı.

Seçkinlerin deyimiyle bu “kuru kalabalık” olduğu için, süngülü askerler tarafından protokol tribünden uzakta tutulmuştu.

Bu arada kalabalık, suçluların asılması sırasında, “TC’ni birlik ve bütünlük ruhunu zedeleyecek” herhangi bir davranışta bulunmaması, merhamet belirtisi içeren herhangi bir ses ya da söz etmemeleri konusunda uyarılmıştı.

“İdamların güven, huzur içinde gerçekleştirilmesi” için bütün alan askerlerce kuşatılmıştı. Kuşatma konusunda, şehir dışına açılan yollar, şehir içindeki sokak başları, cadde ve meydanlarda da unutulmamış, buralara tam teçhizatlı askerler yerleştirilmişti.

Birbirine kol mesafesinde sıralanan askerler, bakışlarıyla etrafı tarıyor, güven duymadıklarına “yasak” diyerek geri çeviriyor, arka sokaklara sürüyor, idam mahkûmlarının bulunduğu semte yaklaştırmıyorlardı.

Behçet Cemal, Şeyh Said”in son anları için “hücresinde hapishane müdürü Osman’la görüşüyordu. Fakat ahret işleriyle değil, dünya işleriyle meşguldü” diye yazıyordu.

Behçet Cemal’in “dünya işleri” dediği, Şeyh’in geride bırakacağı eşya ve parasının çocuklarına iletilmesine ilişkin insani vasiyetiydi.
 
Şeyh’in son anlarına Fransız, İngiliz ve Amerikalılar dâhil, dünyanın çeşitli köşelerinden gelmiş gazeteciler de tanıklık ediyordu. Daha sonra Fransız ve İngiliz başınında yer alan yorumlarda, Şeyh’in son dakikalarında, insan iradesini aşan bir metanet içinde olduğu belirtiliyordu.
 

Lord Kinross yazıyor:

“Çoğu, cesaretli bir şekilde öldü. Şeyh Said sonuna kadar istifini bozmadı. Sehpaya çıkarken, mahkeme başkanına gülümseyerek, ‘senden hoşlandım’ dedi. ‘Ama kıyamet günü hesaplaşacağız.’ Askeri komutana takılarak, ‘Paşa’ dedi. ‘Gel de düşmanınla vedalaş.’Gömlek üzerine geçirilirken kımıldamadan durdu.”

Adını küfür, hakaret ve aşağılamayla anan Türk basını bile, idama giderken korktuğunu, tökezlediğini yazmıyordu.

Yerli ve yabancı gazeteciler, Şeyh’in darağacına hazırlanma anına tanıklık etmek istemişlerdi. Yönetim, isteklerini uygun bulmuştu. Gazeteci ordusu, başlarında hapishane komutanı üsteğmen Osman olduğu halde hücresine girdiğinde, ailesine verilmek üzere vasiyetnamesini bitirmek üzereydi. Yazdıklarının altını imzaladıktan sonra teğmene döndü ve vasiyetname ile cebindeki parayı uzatarak, “bunları evlatlarıma verin” dedi.

Bir an durakladı. Yüzünde bir gülümseme belirdi. “Bakın, bu gazeteciler şahidimdir, inşallah bunları teslim edersiniz” diye ekledi.

Şeyh, az sonra ölüme gidecek olan o değilmiş gibi rahat, huzurluydu. Üsteğmenle şakalaşıyor, sohbet ediyordu. Bu haliyle, ister istemez, çevresini saran öğrencileriyle sohbet ede ede baldıran zehirini içerek, hakkında verilmiş ölüm cezasını kendi eliyle yerine getiren Sokrates’i anımsatıyor, onu andırıyordu.

Hapishane komutanı, vasiyetname ve paraları evlatlarına vereceğine dair namus sözü verdikten sonra, “kaç evladınız var?” diye soruyordu. Şeyh, yüzünde bir anlık dalgalanmayla “on” cevabını veriyordu. Bir anlık duraklamadan sonra, yeni bir şey hatırlamış gibi “beş kız beşi de erkek” diye ekleyerek, adlarını tek tek sıralıyordu:

“Ayşe, Hayriye, Azize, Fatma, Fahime, Gıyaseddin, Ali Rıza, Selahaddin, Ahmet ve Abdülhalik…”

Şeyh’in hücresine doluşmuş gazeteciler, o an akıllarına ne gelirse soruyorlardı. Biri, “bütün çocuklarınız aynı anneden mi? Diye soruyordu. Gülümseyerek iki eşinin bulunduğunu söylüyordu.

Korkusuzluğu, soğukkanlılığı ve aldırmazlığına şaşmış gazeteciler, isyan başlatmaktan ötürü pişman olup olmadığını, ölümden korkup korkmadığını soruyorlardı. Şeyh, pişmanlık ve korkuya ilişkin soruları bir arada üç kelimelik bir cümleyle, “kaderim olduktan sonra…” diye cevaplıyordu.

Gazetecilerden biri, son sözleri yerine de geçebilecek bir şeyler yazması ricasıyla not defterini uzatıyordu. Bir başka gazeteci de, aynı anda ona sigara sunuyordu. Şeyh, önce sigarayı aldı. Yaktı. Derinden derine birkaç nefes çekti. Sonra sükûnet içinde sigarasını içerken, deftere şunları yazdı:

“Asıldığıma hiç acıma. Zira Allan ve din uğrunadır.”
 

Şeyh Said, namaz kılıp dua etmek için yalnız kalmak istediğini söyleyince üsteğmen Osman ve gazeteci ordusu hücresinden çıkıyordu. Şeyh yalnız kaldı. Cep saatini çıkarıp baktı. Gece yarılanmıştı.

Yatak yerine de kullandığı, ot doldurulmuş şiltenin serili olduğu sedire yöneldi. Yönünü Mekke’ye çevirdi. Ellerini bağlayıp sükûnet ve serinkanlılıkla namaza durdu. Eğilip doğrulurken, dudakları belli belirsiz kımıldıyor, kımıldadıkça kınalı aksakalı titreşiyordu.

Namazdan sonra, şilteye diz çöktü. Avuç açıp uzun bir duaya durdu. Kur’an’dan ayetler okudu. Duasını fatiha ile bitirdi. Sonra avuçlarıyla yüzünü, sakalını sıvazladı. Tanrıya şükredip oturuşunu değiştirdi. Bağdaş kurdu.

99’luk tespihini eline aldı. Dua eşliğinde çekmeye başladı. Gözleri yumuktu.

Şeyh, cellâtların gelip “haydi” diyecekleri anı tespih çekip dua ederek beklemeye başladı.

Askeri doktor, ölüm mahkûmlarının hücrelerini tek tek dolaşıyor, sağlık açısından “idamlarına engel bulunup bulunmadığını” kontrol ederek, yasaya ilişkin maddenin gereğini yerine getiriyordu. Mahkûmlara, “bir rahatsızlığınız var mı? Diye sorup, “hayır” cevabını alınca, yandaki hücreye geçiyordu.

Ölüm mahkûmlarından Şeyh Ali, doktorun sorusuna karşılık olarak, belini üşüttüğünü, sırt ağrılarından muzdarip olduğunu söylüyordu. Ertesi günkü gazeteler, Şeyh Ali’nin rahatsızlığını çarpıtıp alay ve küçük düşürme konusu yapıyor, “mahkûmlardan Şeyh Ali, muayene sırasında hastalığı sorulunca, utanmadan iğrenç bir cevapla, bel soğukluğuna yakalandığını söyledi” diye yazıyorlardı.

Doktor hücresine girdiğinde, Şeyh Said hala dua ediyordu. Duasını bitirip, yüzünü, sakalını sıvazlayıncaya kadar, doktorun hücreye girdiğini duymamış, fark etmemiş gibi davrandı. Duasını bitirdikten sonra, başını kaldırdı. Doktora baktı. Doktorun sorusu üzerine, bir şikâyetinin bulunmadığın söyledi.

Şeyh, idama hazırdı.
 

Ölüm hücreleri, eski çağlardan kalma zindanlardı. Yeraltında, yarı karanlık ve rutubetli…

Cezaevi Muhafız Bölüğü’nün komutanı Nafiz’in bağırtısı, zindanın koridorlarında çınlıyordu. Komutan, öğrencilerini pikniğe, davet eden öğretmen edasıyla, bağırıyordu:

“Hadi bakalım! Vakit geldi! Birer birer çıkın hücrelerinizden…”

Ölüm mahkûmları, hücre kapılarında bekliyor, ağır adımlarla yarı karanlık koridorda kümeleniyordu. İçlerinde ağlayanlar vardı. Birbirlerine sarılarak “hakkını helal et” diye fısıldaşarak vedalaşıyorlardı.

Komutanın sert buyruğu bir kez daha duyuldu. Bu kez emrindeki askerlere komut veriyordu:

“Mahkûmları birbirlerine zincirleyin!”

Yarı karanlık koridorda zincir sesleri duyuldu. Zincirler nereden, nasıl bulunmuşsa, halkaları iri ve kalın olanlarındandı. Kürtlerin “zincir a çoruz” dedikleri, iki çift öküzle tarlalar sürülürken, sabandan boyunduruğa bağlanan iri, kalın halkalı, ağır ve dayanıklısından…

Mahkûmlar, bu zincirle, el ve ayak bileklerinden birbirine bağlanıp kilitlendiler.

Duruşmalara, “birinci derecede suçlu” muamelesiyle en önde getirilip götürülen Şeyh Said, isyandaki konumunu tanımlayan söylemiyle, bu kez “ne önde, ne de arkada”ydı. Ölüme giderken, kafilenin ortasındaydı.

Mahkûmlar, cezaevi avlusuna, oradan da bahçeye çıkarıldılar…

İsyanın ideologlarından Fakih Hasan, en öndeydi Darağacına önce o gidecekti.

Mahkûm kafilesi, meydana açılan kapı önünde durduruldu. Çit sıklığıyla çevrelerini sarmış süngülü askerler, teftişten geçecek birliğin kılık, kıyafet ve duruşunu son kez gözden geçiren subay edasıyla mahkûmları inceleyip, tekrar tekrar saydılar.

Mahkûmlar, son sayım ve denetim duraklamasından yararlanarak, vedalaşmak üzere bir kez daha birbirine karıştılar. Elleri arkadan zincirli olduğu için kucaklaşamıyorlardı. Göğüs göğüse gelip, boyunlarını birbirine dolamaya çabalıyor, ağlıyor, birbiri için dua ediyorlardı.

Kanireşli (Karşıova) Kamil ve Baba Bey kardeşler, karşılıklı büyülenmiş gibi kıpırtısız, öylece birbirlerine bakıyor, ağlıyorlardı.

Hanili Mustafa Bey ve gencecik oğlu Mahmut göğüs göğüse gelmiş, biri yüzünü ötekinin boynuna gömmüş öylece duruyor, hıçkırarak ağlıyorlardı.

Mustafa Bey, hüzün şarkısı gibi bir mırıltı tutturdu. Bu bir ilahiydi. Öteki mahkûmlar, isyan gibi anında ona katıldılar. Meydan ilahi ve “Allahu ekber!” sesleriyle doldu.

Seçkinler tribününde, aynı anda bir rahatsızlık, el kol hareketleri görüldü. Askerler telaşla koşuşturdular. Mahkûmları dipçik, süngüyle tehdit edip “susun!” diye bağırdılar.

Ama isyan etmiş, itaat dinlemez olmuşlardı. Sesleri daha yükselip gürleşti. Mahkûmlar emre itaat etmiyorlardı. Şeyh Said de arkadaşlarına katılmış, bakışlarını göğe çevirmiş ilahi söylüyor, sonunu “ Allahu ekber” diye tamamlıyordu.

Hanili Salih Bey, heyecanlanmış, heyecandan kendinden geçmiş gibiydi. İlahiden kopan, ilahileri bastıran, heyecandan çatallaşmış sesi duyuldu. Arkadaşlarına sesleniyordu:

“Bugün, erkeklerin yiğitlik günüdür” diye bağırıyordu. “Ölüme nasıl gittiğimizi dostlarımıza ve düşmanlarımıza gösterelim!”

Sonra ekliyordu:

“Mert olun! Size yaraşır biçimde dik durum. Tutun gözyaşlarınızı!”

Muhafız bölüğü komutanı, şaşkın kalmıştı. Mahkûmları susturmak için “susun lan, yürüyün!” diye bağırıyordu.

Türk resmi tarihine kaynaklık eden Behçet Cemal’in yazdığına göre, Dağkapı meydanında sıra sıra dizilen 47 “sepi” (darağacı), seyre çağrılanların iyi görmesi için aydınlatılmıştı.

Seçkinlerin tribünü, darağaçlarının hemen karşısında, yakınındaydı. İdam mahkûmları, sıralarını beklemek üzere tribünün önünde durakladılar.

Bu sırada, Kürtçe aksanlı bir ses duyuldu:

“Said Efendi nerede?

Şeyh, sesin sahibini tanımıştı. Mahkeme üyelerinden Revanduzlu Kurt Ali Saib’di bu.

Şeyh Said:

“Buradayım Saib Bey” diye karşılık verdi.

Sonra, “idamlar ayininin evrensel tarihinde” eşine nadir rastlanan bir diyalog başladı, asılanla, asanlar arasında. Tarih, asanlarıyla söyleşe söyleşe asılmaya giden bir baka örneği kaydediyor muydu?

Şeyh Said, sanki hayatların iple boğulduğu ölüm anında değil de, sohbet divanındaydı. Laf dokunduran asanlarına filozofça cevaplar yetiştiriyordu.

Ali Saib, onu seslenirken, yüzünde her anlama çekilebilecek bir gülümseme vardı.

O, Şeyh’in hücresine “dostane ziyaret” yapanların başında geliyordu. Genelde Kürtçe yapılan hücre sohbetlerinde, dini konular, dünya ahvali ve Kürtlerin hali dahil her şey konuşuluyor, tartışılıyordu. Ali Saib, bu arada “iyilik yapan bir dost” olarak, doğruyu söylemesi, kaide ile kuralları uyması halinde ağır ceza almayacağını, kısa bir sürgün hayatından sonra serbest bırakılacağını söylüyor, “gelecek baharda Hınıs’taki evinizde birlikte kuzu eti yiyeceğiz” diyordu.

Şeyh kahırlı bir gülüşle ona şeref sözünü hatırlatıyordu:

—Ali Saib Bey, hani ya, doğruyu söylersem kurtaracaktınız?

—Ne yapayım Said Efendi, seninle Hınıs’ta kuzu yiyemedik.

—Doğruyu söyledim, Saib Bey, Ama siz cezamı hafifletmediniz.

—Şeyh Efendi, bundan hafif cezamı olur?

Şeyh güldü.

—Bundan ağırını siz söyleyin…

Ali Saib suskun kalmıştı. Şeyh, ekledi:

—Seni severim. Ama seninle mahşer günü mahkeme olacağız.

Ali Saib öfkeyle bağırıyordu.

—Bu kadar Türk kanının dökülmesine, ocakların sönmesine sebep oldum. Cezanı çekeceksin!

Ali Saib, yakaladığı avla oynayan kedi misali, kurbanıyla oynamanın zevkini çıkarıyordu. Ama kurbanı darbelerin altında kalmıyor, karşılık veriyordu.

—Seninle, mahşer günü mahkeme olacağız!..

Mürsel Paşa ve milletvekilleriyle yan yana oturan mahkeme başkanı Lütfi Müfit Özdeş de diyaloğa katılıyordu:

—Beni mi çok seversin, Saib’i mi?

Şeyh, kimseye özel düşmanlığı bulunmadığını söyleyince, Diyarbakır Valisi Mithat Bey de söze karışıyor ve bağırıyordu:

—Mahşer günü, adil yargıçlarımızla değil, öldürdüğün masum insanlarla mahkeme olacaksın!

Şeyh, mahşer günü zulüm yapan güçten hesap sorulacağı anlamına da gelen şu cevabı veriyordu:

—Boynuzsuz keçinin ahını, boynuzludan alırlar…

Şeyh’in cevabına sinirlenen Mürsel Paşa da tartışmaya katılmıştı. Paşa, gereksiz ve haksız yere bir isyan başlatıldığını bağırıyordu. Çünkü Kürtler dahil, memlekette herkesin özgür olduğunu, devletin kimseye müdahalede bulunmadığını, Kürtlerin bundan böyle daha özgürce yaşayacağını söylüyordu.

Şeyh, generali dudaklarında alaylı bir gülümsemeyle dinledikten sonra şöyle diyordu:

—Gelecek gecelerin, geçen günlerden farkı yok…

Mahzar Müfit Kansu, bu arada cebinden bir defter çıkarıyor, Şeyh’e uzatıyordu:

—Şeyh Efendi, sen ayrıca şairsin, Rica etsem benim için bir şeyler yazar mısın?

—Hay hay!

Şeyh deftere şunları yazdı:

“Bu dünyadaki hayatımın sonu geldi. Şu Basit ağaç dallarına asmanıza perva etmem. Kurban edildiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Muhakkak ki yolum, Allah, din ve halkımın yoludur.”

Bir yandan da “idamların icrası” sürüyordu. Elleri arkadan bağlık mahkûmlara birer beyaz gömlek geçiriliyor, boyunlarına mahkeme kararının özeti asılıyor, sonra tek tek darağacına götürülüyordu

Mahkûmlar asılmadan önce “son istekleri”nin sorulması ihmal edilmiyor, ama istekler yerine getirilmiyordu.

Hanili Mustafa Bey, “son arzusu” sorulduğunda, “önce beni asın. Oğlumu ipte görmeyeyim” diyordu.

Fakat isteği kabul görmüyor, önce, oğlu Mahmud asılıyordu. Mustafa Bey, oğlunun darağıcına yürüyüşünü, boynuna sicimin geçirilişini, taburenin çekilmesini seyrediyor, son haykırışını dinledikten sonra, ipin ucunda sallanmasını görüyordu. Sonra, yaralı yüreğiyle sehpaya yürüyordu.

Sıra, isyanın liderindeydi. Ona, idam gömleği giydirdiler. “Ferman” denilen mahkeme kararının özetini astılar boynuna,

Şeyh’in yüzü kıpırtısız, aldırışsızdı. Yalnız dudakları, belli belirsiz kıpırdıyordu. Şeyh dualar okuyordu.

İdama yürürken, sendelediği görülmedi. Diri ve çevik adımlarla sehpanın önüne gitti. Kimsenin yardımına izin vermeden sandalyeye çıktı.
,

Boynuna ilmik geçirilirken, tören için hazırlanan “şeref(!) tribününe baktı. Sonra, son sözlerini bağırdı ve son kez gülümsedi. Gülümsemesinde acı vardı.

Değişik kaynakların aktardığına ve torunlarından Kasım Fırat’ın “Dava” dergisinin Haziran-Temmuz 1990 tarihli sayısında yazdığına göre, şöyle dedi:

“Dünyadaki hayatımın sonuna geldim. Ulusum için kendimi kurban ettiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız, düşman önünde bizi mahcup etmesinler.”

Başka söylemek istedikleri var mıydı, bilinmez. Uyarı üzerine cellât, ayağının altındaki sandalyeyi çekiyor ve Şeyh’in ince, uzun bedeni, gecenin içinde dönmeye başlıyordu.

Behçet Cemal’in yazdığına göre, Şeyh asılırken, asker-sivil erkân arasında oturan bir kadın “kahrol!” diye bağırdı. Seyre çağırılan bazı davetliler de Şeyh’in ayağı altındaki tabure çekilirken, coşkuya kapılıp alkışlamaya başladı.

Tarih, idam sahnelerini seyredenlerin hüznünü kaydediyordu. Egemenler arasında oturanların alkışa durup, sevinç gösterisine katılması Engizisyondan sonra seyrek rastlanan olaylardandı.

Asanlarla asılanların bir arada olduğu alanın hemen yakınında hüzün de yayılıyordu. Barikatların gerisinde, karanlıklar içindeki kentten, surların burçlarında ilahi sesleri geliyor, bunlara kadınların “zılgıtı” karışıyordu.

Askerler, sabahın seherine akan sesleri susturup suçluları yakalamak üzere dört bir yana seğirtiyordu.

29 Haziran 1925 sabahı, hava durgun, gökyüzü lekesiz maviydi. Güneşin yedi rengi ışıltılarla ayrışarak erguvan rengi dağların ardından uç veriyor, ışık huzmeleri darağacındaki 47 ölü bedenin yüzüne düşüyordu.

Diyarbakır hüzünlü bir geceden, şafağın ipiltili aydınlığına çıkıyordu. Diyarbakırlılar, çoğunluğuyla uykusuzdu. Kimi yas tutmuş, kimi zikre dua ederek sabahı karşılamış, ufuk henüz ağarmadan Dağkapı surlarına akmaya başlamışlardı.

Surların burçları, ağlayan, Allah’a yakaran, dua eden insan salkımı olmuştu. Arada bir “Allahu ekber” sesleri nağmeleşiyor, billur billur sabahın alacasına karışıyordu. Askerler sez dalgasını duydukça tehditkâr sesle “bağırmayın, sessiz durun!” diye bağırıyorlardı. İnsanlar korkuyu yenmiş, tehditleri duymuyor, vecd içinde ve donmuş kalmış gözlerle bakıyor, ağıtlar, ilahiler mırıldanıyor, salâvat getiriyor, kimileri cezbeye kapılmış dövünüyordu.

Gün doğuyor, güneş mızrak boyu yükseliyor, sonsuz aydınlık başlıyordu. Diyarbakırlılar hala, surların tepesinde, burçların gölgesinde, dehşet içinde sicimlerin ucunda, yan yana belli belirsiz sallanan 47 ölü cana bakıyordu.

İdamlar, korku kolanları arasında yapılmıştı. Gidenlerin ardından ağlamak, “yazık” demek yasaklanmıştı. Buna rağmen surlarda “suç” işleniyor, insanlar ağlıyor, suçlarına onlar için dua etmeyi de ekliyorlardı.

Gözler, darağacındaki Şeyh Said’i arıyordu. Uykusuzluktan mıdır bilinmez., gözleri kızarmış, yüzü çarpılmış, ağzı eğilmiş gibi bakan genç bir Diyarbakırlı, “Şeyh Said hangisi?” diye soran muhatabına sinirleniyor, “görmüyor musun, o uzun boylu olanı. Şu yüzü, öteki asılanlara dönük, başı onlara bakıyor gibi duran… Baksana, sabah yeli önünde aksakalı titriyor, güneşte yüzü parlıyor,” diyordu.

Şeyh’in ince uzun bedeni, ipin ucunda belli belirsiz sallanıyordu. Başı yana kaymış, yatmıştı. Gözleri, uykudaymışçasına kapalıydı.

Diyarbakır sabahında bahar yeli kınalı, apak sakalını titretiyordu.

Asılarak öldürülmüş 47 isyancı, “ibreti alem için” gün ortasına kadar asılı kaldı, darağacında. İpten indirilen cenazeler, yakınlarına verilmedi.

Darağaçlarının kurulduğu Alanya, toplu mezar kazdılar. 47 asılmışı oraya koyun üstlerine toprak örttüler. “Burada insanlar yatıyor” dedirten bir taş, işaret konmasına da izin vermediler.

1970’lerde Diyarbakırlı gençlerin çoğu, Şeyh ve arkadaşlarının orada yattığını bilmiyorlardı. 1980’lerde ise “toplu mezar alanı” yeniden keşfedilerek “gizli bir ziyaretgâh” haline gelecekti.

1970’lerde toplu mezarların bir yanı “Yenişehir Sineması”, öteki yanı Astsubay Ordueviydi. Sonra karşısına Subay Orduevi’ni inşa ettiler.1980’lerde halk “toplu mezarları” kendiliğinden keşfetti. Ve “gizli ziyaretgâh” haline geldi alan.

Ahmet Karaman

Arkamızdan ağlayıp da zalimleri sevindirmeyin. Kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın.
 
 

 

1970
0
0
Yorum Yaz